azra@azra.com.tr

(216) 302 48 34

(216) 467 45 75

Beğendiğimiz ve anne-babalara faydası olabileceğini düşündüğümüz güncel bazı yazıların derlenip paylaşımı yapılmaktadır. 

Çocukların çizgi film kahramanlarıyla imtihanı

Çocuklar artık çizgi film kahramanlarına özenmekle kalmıyor, onun karakterine bürünüyor adeta. Onlar gibi konuşuyor, onlar gibi davranıyorlar. Oldukça masum görünen bu özenti kontrolden çıktığında çocukları şizofreniye kadar götürebiliyor. Uzmanların ortak görüşüyse çizgi filmlerin yasaklanması yerine aileyle birlikte sınırlı saatlerde izlenmesi.

"Lütfen, beni lavaboya götürür müsünüz bayım? İzninizle çişimi yapmam gerekiyor da..." Günlük konuşma dilinde pek de rastlamamız mümkün olmayan bu cümleler 5 yaşındaki bir çocuğun dilinden dökülüyor. Zira o çok sevdiği çizgi film karakteri gibi konuşmayı tercih ediyor. Henüz 5 yaşında olduğunu düşünürsek, buna tercihten ziyade 'empoze' de diyebiliriz. ‘Çocukların sevgilisi' ünvanlı çizgi film karakteri baskılı çantasıyla okula gidiyor, aynı karakterin başka bir portresinin basılı olduğu kaplarla kaplı defterini açıyor. Öğleden sonra eve geliyor, üstünü değiştirmek için girdiği odasının perdesinde, duvar kağıtlarında hatta avizesinde hep o çizgi kahraman. Derken bilgisayar ya da televizyonda başlıyor o çok sevdiği çizgi filmi izlemeye. Annesinin güç bela ekran başından kaldırdığı çocuk, örnek aldığı çizgi karakterin kalemiyle yapıyor ödevlerini.

Şizofreniye kadar götürebiliyor

Nihayet uykusu gelince o çok özendiği çizgi film karakterinin 'lisanslı' nevresimleriyle örtülü yatakta mışıl mışıl uyuyor, çizgi film faslına rüyalarda devam etmek üzere. Ertesi sabah aynı karakterin dört bir yanını sardığı yepyeni(!) bir güne uyanıyor. Ancak geceleyin rüyasında çektiği kahramanlık öyküsü dolu çizgi filmler onu yormuş olacak ki uyku mahmurluğunu atamıyor kolayca. Bu manzara hepimize hayli tanıdık aslında. Üstelik çocuklarımız özendikleri çizgi film karakterinin sadece konuşmalarını değil, tüm davranış biçimlerini hatta sözde olağanüstü güçlerini de taklit ediyor ki bu en tehlikelisi. Aynadaki düşman robotu öldüreceğim diye elini parçalayanı mı dersiniz, Barbie'ye özenip 4 yaşında diyete başlayanı mı yoksa çok kişilikli kahramana öykünüp şizofren olma yolunda ilerleyeni mi. Çocuk gelişimi uzmanları, pedagog ve psikologların ortak görüşüyse çizgi kahraman taklitçiliğinin çoğunlukla sağlıksız aile ilişkilerinden kaynaklandığı yönünde.

Çocuk Gelişimi Uzmanı Nilüfer Karataş: Seçtiklerinizi izlettirin

Çizgi film bağımlısı çocuklar arkadaşları, aileleri ve sosyal çevreleriyle düzgün iletişim kuramazlar. Bu durumun fiziksel boyutu da var, süper güçleri olduğuna inanıp kendini yaralayabilirler. Tüm bunlar sonucunda da psikolojik olarak kendini yalnız, hayal kırıklığına uğramış ve anlaşılamamış hissedebilirler. Sonuçta çevresinden izole edilen çocuklar bu çizgi karaktere daha çok bağlanır. Bu durumda ailenin yapması gereken çocuğun çizgi film seyretmesini yasaklamak değil ancak sınırlı ve seçilmiş çizgi filmleri seyretmesini sağlamak. Bununla bilişsel, sosyal-duygusal, dil ve motor gelişimini destekleyici aktiviteler, oyunlar, arkadaş gruplarıyla çocuğun ihtiyaçları doyurmalı. Böylelikle gelişimsel açıdan tatmin olan çocuğun çizgi filme olan ihtiyacı da azalmış olur.

Psikolog Mehtap Kayaoğlu: "Çizgi filmden görüp kardeşini çamaşır makinesine attı."

Çocukta gerçeklik algısı bozulmaya başladığı an, çizgi film karakterlerine benzeme durumu tehlikeli sonuçlar doğurabilir. Annelerimiz maalesef çocuğu televizyon başına oturtup, hazır o ortalıkta yokken evde iş yapmaya bayılıyor! Oysa çocuğunuzun ne izlediğinden haberdar olmanız gerekir. Çocuk televizyon tutkunuysa, genel anlamda ailesiyle sağlıklı bir ilişkisi olmadığını düşünüyoruz. İzlediği bir çizgi film nedeniyle, 3 aylık kardeşini çamaşır makinesinde yıkamaya çalışan 5 yaşında bir ağabey hatırlıyorum mesela! Vakayla çalıştığımda gördüm ki anne çocuklara ilgisiz, aşırı titiz, bebek kustuğu zaman aşırı kızgın tepkiler veren bir kadındı. Ağabey, aslında kusan kardeşini, annesi görüp kızmadan temizlemeye çalışıyordu.

Memorial Şişli Hastanesi Uzman Pedagog Melda Alantar: “Oyuncak almak yerine birlikte resim yapın.”

Alışveriş merkezlerinde büyüyen, zamanın kısıtlı olması nedeniyle hafta sonlarında anne-babayı sürekli alışveriş ederken gözlemleyen kuşaklar yetişiyor. Aileler çocuk merkezli bir yaklaşımla bilgi ve olgunluklarını aşan her konuda çocuklarına seçim yapma hakkı tanıyorlar, örneğin araba, ev alımlarında dahi çocukların görüşlerine başvuruluyor. Bu durumu çizgi film endüstrisi de çocuk ve ailelerin aleyhine kullanarak popüler çizgi kahramanlarla tüketim çılgınlığını körüklüyor. Sürekli olarak çizgi film kahramanlarıyla ilgili oyuncak, eşyaları almak yerine, "Evde birlikte sevdiğin kahramanın resmini, maketini yapabiliriz." şeklinde yaklaşımlar daha sağlıklı. Bunun dışında çocuğun yakın çevresindeki anne-baba, nine-dede, bakıcı gibi kişileri çocuk gelişimi, televizyonun kullanımı hakkında bilgilendirip bilinçlendirerek işe başlanmalı.

Pedagog Elif İpek: “Meğer aynadaki düşman robotları parçalamış!”

Çocuk, hayal gücüne uygun, ses ve görsel efektlerle süslenmiş, olmak istediği kişiye yakın özellikleri taşıyan çizgi karakterleri taklit eder. Ancak 9-11 yaş öncesinde, soyutla somutu ayırt etme becerisini henüz kazanmamıştır. Keyifle izlediği süper kahramanın doğa üstü yeteneklerinin kendisinde de olabileceğine inanır. Örneğin, öfke problemiyle bana başvuran, şiddet içeren çizgi filmlere adeta bağımlı 5 yaşındaki bir danışanım seanstan tuvalete gitmek için izin istemişti. Kısa süre sonra içeriden cam kırılma sesi geldi! İçeri girdiğimizde, çocuğu yumruklarını sıkmış, tekmesi havada, yüzünde başarmanın verdiği haz dolu bir ifadeyle bulduk. Başından aşağı ayna kırıkları dökülmüştü. Ne olduğunu sorduğumuzda, aynada düşman robotları gördüğünü ve bir tekmeyle onları yere serdiğini anlattı gururla. 8 yaşındaki başka bir danışanım ise, bana gelmeden hemen önce kardeşinin kaburga kemiğini kırmıştı. Nihayet keşfettim ki, çizgi filmlerde onca kavgaya rağmen karakterlerin hiçbir darbe almamış gibi yaşamlarına devam etmelerini gerçeğin bir parçası olarak algılıyordu.

Pedagog Ali Çankırılı: “İhmalkar aile taklitçiliği artırıyor!”

Ailede ihmal edilen, sık eleştirilen ve baskı gören çocuklar kendilerini değersiz görür. Gerçek dünyada bulamadıkları değeri ve özgüveni hayal dünyasında arar, kendisini olağanüstü işler başarmış olarak hayal eder. İçe kapanan ve hayal dünyasına sığınan bu çocuklar çizgi film kahramanlarının daha fazla etkisinde kalır, onları taklit edebilirler. Aile parçalanmış, sorunlu ve sağlıksız bir aileyse; çocuğun izlediği çizgi filmlerde kahramanlar gerçek hayatla örtüşmeyen hayali güçlere sahipse, şiddet içerikli sahneler ağırlıktaysa kesinlikle benzeşmenin çocuk için tehlikeli olduğunu söyleyebiliriz. Eğer bir çocuk ailede yeterli sevgi ve ilgi görmüyorsa, kendisini değerli hissedeceği spor, resim ve müzik gibi uğraşıları/hobileri yoksa hayali arkadaşlara ve hayali güçlere sığınacaktır. Çocuğun etkilendiği ve benzemeye çalıştığı çizgi film kahramanı da bizim için önemli bir veridir.

Acıbadem Kadıköy Hastanesi Çocuk Psikiyatrisi Uzmanı Dr. Emel Bellibaş: “4 yaşındaki kız Barbie'ye özenip diyet yapıyor”

Ciddi ruhsal rahatsızlıkları olan ya da bu tür hastalıklara eğilimi olan çocuklarda model alma içselleştirmeye dönüşebiliyor. Dört yaşında bir kız çocuğu, çok sevdiği oyuncak bebeğine ve onun çizgi filmlerine aşırı ilgi duyuyordu. Sıfır beden, sürekli makyajlı ve abartılı giysileri olan bir bebeğe özenip sürekli diyet yaptığı için bana getirilmişti. Annesi zorla yemek yedirmeye kalktığında ya da sevdiği yemekleri yaptığında şiddetle yemeyeceğini, zayıf kalmak istediğini söylüyordu. Bir başkası, altı yaşında bir erkek çocuğuydu. Özel bir saati olan, bu saatin yardımıyla sürekli kimlik değiştiren bir çizgi film kahramanını model almıştı. Birçok kişiliği varmış gibi davranıyordu. Anasınıfına devam ederken sosyal ve akademik yönden zorluk yaşadıkları için aile tarafından getirilmişti. Bir görüşme saati boyunca üç farklı karakter gibi davranıyordu ve her karaktere farklı değerler yüklemişti. Tedavisi devam etmekte olan bu vaka şu an sekiz yaşında, sosyal ilişkileri hâlâ çok iyi değil ve ataklarla giden bir ruhsal rahatsızlık tanısı var. Okuluna devam ediyor ancak saplantılı olarak takıldığı birçok başka kişilik ve bilgisayar oyunu karakteri var.

24-05-2016

Televizyonun çocuklara zararları

“Televizyonu çok eğitici buluyorum. Ne zaman biri açsa, ben diğer odaya gidip kitap okuyorum.” Groucho Marx

Modern toplumda, her bir ailenin ortalama iki adedine sahip olmasıyla televizyon günlük yaşantımızın büyük bir parçası oldu. Kaçınılmaz olarak bugünün çocukları – 2 yaş altındakiler bile – ne kadar negatif etkilendiklerini fark etmeden, saatlerce oturup başka hiçbir şey yapmadan televizyon izleyebiliyorlar.

Televizyon, çocukların önemli aktivitelerine harcayacakları zamanı çalar

Çocuğun ilk birkaç yılı, beynin gelişimi için çok önemlidir. Çocuğun beyninin gelişebilmesi için, dil, motor ve sosyal becerileri gibi becerilerinin geliştirilmesi elzemdir. Bunu başarabilmek için çocuğun diğer insanlarla ilişki kurabilmesi, oyun, sohbet, keşif, okuma ve problem çözme gibi aktivitelerle ilgilenmesi önemlidir. Saatlerce televizyon izleyen çocuk bu becerileri ihmal eder. Buna ek olarak rasyonel, analitik düşünme becerileri, insiyatif alma ve kendi hayal gücünü devreye sokması süreci sekteye uğrar.

TV, çocukların sağlığına zarar verir

Televizyon izlemenin çocukların sağlığına da ciddi zararlı etkileri vardır. Her gün TV karşısında saatler geçiren çocuklar, koşma, zıplama gibi kalori yakıcı,  metabolizma hızlandırıcı ve kas arttırıcı aktivitelerden uzak kaldıkları için obeziteye daha meyilli olurlar ve kas gelişimleri eksik kalır. Hatta bir araştırmaya göre günde sadece 1 saat televizyon izlemenin bile çocuk obezite oranlarında etkisi olduğu bulunmuştur.

Uluslararası Kardiyoloji Dergisi’nde (International Journal of Cardiology) yayınlanan bir makaleye göre 2 ile 10 yaş arasında olup günde iki saatten fazla TV izleyen çocuklarda, izlemeyenlere oranla ileride kalp rahatsızlıklarına yakalanma riskinin %30 daha fazla olduğu görülmüştür. Sydney Üniversitesi’nin yaptığı bir diğer araştırmada çok fazla TV izleyen çocukların göz damarlarında daralma olduğu ve bunun da kalp rahatsızlığı riskine işaret ettiği bulunmuştur.

Televizyon izlemenin çocukların uyku düzenlerini de bozduğu bilinmektedir. Hatta yapılan bir araştırmaya göre günde 3 saat veya daha fazla TV izleyen ergenlerin, erken yetişkinlik döneminde çok ciddi uyku bozuklukları yaşadığı ortaya çıkmıştır.

TV özgüveni azaltır ve çocukları materyalist (maddeci) yapar

Çocuklar, televizyonlarda sürekli olarak, güzel olup arkadaşlarından kabul görebilmek için nasıl görünüp nasıl davranmaları gerektiğine yönelik görüntülerle ve imajlarla karşılaşırlar. Bu genellikle reklamların çocukları duygusal olarak etkilemesiyle ve aslında ihtiyaç duymadıkları şeylere sahip olma dürtüsüyle oluşur. Örneğin giysi firmaları, iyi görünen ve iyi giyinmiş olan çocukları diğerlerine göre daha üstün ve başarılı olarak yansıtırlar. Pahalı kıyafetler alamayan çocuklar bu reklamlarda zavallı gösterilirler ve genellikle alay konusu olarak yansıtılırlar. Böylece çocukların giysilerine göre kötü ve satın alma konusunda baskı altında hissettirilmesi, “daha iyi görün – daha iyi hisset” alt mesajı verir.

Ticari reklamlar çocukları sadece özgüvensiz ve değersiz hissettirmez, aynı zamanda mutluluğu maddeye bağlamayı öğretir. Bir diğer deyişle onları iyi bir hayat yaşamak için gerekli olan her şeyi satın alabileceklerine ikna eder. Çocuklar küçük yaştan bu mesajlarla beyinleri yıkanmış olduğu için sınırsız harcamayı duygusal ihtiyaçlarını karşılama amaçlı kullanmayı alışkanlık haline getirirler. Halbuki bu düşünce onları hayal kırıklığına uğratır ve kendilerini içsel olarak boş hissettirir.

Televizyon eğitsel ve ilham verici olarak kullanıldığında çok güçlü bir araçtır. Ancak şu anki kanallarda yayın yapıldığı şekliyle maalesef bu, faydadan çok zarar vermektedir. Burada suçlu elbette ki sadece her araçta olduğu gibi kötü kullanıma açık olan TV değildir. Sorumluluk tamamen biz yetişkinlerdedir.

Jade Small

Kaynak: http://theearthchild.co.za/televisions-negative-effects-on-children/

 

17-05-2016

Terör ve çatışma ortamları insan zihnini nasıl etkiler?

Çocukların anne-babalarının ve çevrelerindeki yetişkinlerin ruh durumlarının terör ve çatışmalardan nasıl etkilendiği çok önemli. Terör bombalı saldırılar şeklinde beklenmedik yer ve zamanlarda, rastgele karşımıza çıkınca, her gün geçtiğimiz sokak gibi hayatın parçası olan yerler tehlikeli olarak zihnimize yer ediyor. Hiçbir yerin güvenli olmadığı hissini doğuruyor. Geleceğe ilişkin olumlu bir düşünceye de yer bırakmıyor. Hayat toptan tehlikeli gelmeye başlıyor. Üzüyor, korkutuyor, öfkelendiriyor, kontrolsüzleştiriyor. Çocuklarımızın ruh sağlığını şiddetin yoğun olduğu koşullarda korumak nasıl mümkün olabilir? Terörün beklenmedikliği ve ağırlığı, zihnimizin doğru çalışmasını engelleyebilir. Şiddetin yarattığı dehşetin boyutu düşünmeden hareket etmemize sebep olabilir. Yetişkinlerin öncelikle kendi ruh sağlığını koruyabilmeleri önemli. Ağır terör ve savaşın yarattığı şiddet koşullarında yaşanan ülkelerde çocuklar ve ailelerle yapılmış çalışmalar var. Aile içindeki iletişimin güçlenmesi, aile üyelerinin birbirine verdiği değer ve gösterdiği özen ve barışçı bir dil şiddetin olumsuz etkilerine karşı çocukların ve anne-babanın ruh sağlığını koruyucu oluyor. Her çocuk farklı etkileniyordur herhalde. Nasıl farklar gözlenebilir? Yaşlarının önemi var mı? Aile ortamı ve sosyal desteklerin niteliği etkili, çocukların yaş grupları önemli. Örneğin, ilkokul çocukları korkuyu tanırlar. Ancak korkunun az mı, çok mu olduğunu tanımlamakta zorlandıklarından ötürü ufacık bir korku bile hemen büyür. Korkutucu bir durumun ne kadar tehlikeli olduğunu, ne kadar korkacaklarını değerlendiremeyebilirler. Okul öncesi yaştaki çocuklar ise korkutucu bir durum olduğunu çevredeki ipuçlarından anlayabilirler, ama nasıl adlandıracaklarını bilemedikleri için, korku davranışlarındaki kontrolsüzlük şeklinde ortaya çıkabilir. Anne-babalara 7 tavsiye: Çocuklarınızla birlikte olmak için her fırsatı kullanın; onlarla beraber geçirdiğiniz zamanları çoğaltın. Hiç olmazsa, akşam yemek saatlerinde, sofrada birlikte olun. Aile içinde birbirinize yakın durmanız rahatlatıcı, güven verici olur. Güven duygusu iyimserliğe, geleceğe ilişkin düşünebilmeye olanak verir. Başınıza gelebilecek tehlikeli durumlar hakkında konuşmak istediklerinde, susturmayın, dinleyin. Onun korkularını ve endişelerini dile getirmesine fırsat verin. Bütün bunların olması için oturup zaman ayırmanız gerekir. Ayaküstü geçiştirici konuşmalar yapmak yerine, oturun yere yanı başına, aklına gelenleri söylemesi için fırsat verin. Sırf teselli olsun diye “yok bir şey” demeyin. ‘Bir şey’ var. Ama siz ve onu sevenler onu korumak için ellerinden gelen her şeyi yapmayacaklar mı? Aldığınız önlemleri tek tek söyleyin. Çatışmalardan, terörden etkilenen, etkilenebilecek başkalarını korumak için çocuğunuzla birlikte neler yapabileceğinizi düşünün. Çatışmaları durdurmak için yetkililere mektup yazabilir, terörden doğrudan ya da dolaylı etkilenen çocuklara ihtiyaçlarını karşılayacak malzemeler toplayıp gönderebilirsiniz. Gündelik hayatta şiddet uygulamayan, ilişkilerinde barışçı bir çocuk olmasını teşvik edebilirsiniz. Çocuk derse ki: “Korkuyorum”…. Çocuğunuzun korkusuna kulak verin, her zamankinden daha fazla ilgi ve yakınlık gösterin. Korkunun onun günlük davranışlarını engellemesine fırsat vermeyin, çekindiği ve kaçındığı şeyleri saptayıp, bunları yapması için yüreklendirin. Anne-baba derse ki: “Her zamankinden çok ilgi istiyor, çok bencilleşti”… Çocuğunuza verdikleriniz yetmiyorsa, ihtiyaç giderek artıyorsa, onu rahatlatmak için daha fazla ve daha uzun zaman ayırmaktan çekinmeyin. Çatışma ve terör haberleri ve konuşmaları çocukları gerginleştirebilir. Çocuklar gerginleştiklerinde ne yaptıklarını çok iyi kontrol edemeyebilirler. Davranışlarını kontrol etmekte zorlandıklarında, çocuklara nerede duracağını göstermek işe yarar: tatlı-sert uyarılarda bulunabilirsiniz. Kendisini tutmayı, durabilmeyi öğreten oyunlar oynatabilirsiniz. Yankı Yazgan Kaynak: Linkedin sayfasından alıntıdır.

04-05-2016

Çocuklar depresyonu nasıl yaşar?

Yetişkinler depresyondayken çoğunlukla kendi içlerine çekilip daha az hareket edip yavaşlarlar, durgun, çökkün, mutsuz görünürler. Günümüzde depresyon günlük dilimize girmiş olan, bir yönüyle de sıradanlaşmış ve mutsuzluğun yerine kullanılan bir kavramdır. Hatta depresyona her an girilir ve çıkılır. Kimileri de ruhsal dünyalarında yaşadıkları çaresizliğin ve çatışmanın bir tezahürü olarak sürekli depresyondadırlar. Artık depresyon onların ayrılmaz bir parçası haline gelmiştir. Hatta bu duygu durumunun kişi için ikincil kazançları bile olabilir. İçsel çatışmaya kulak vermek yerine ilaçlarla bu ses bastırılmaya çalışılır.


Çocuklarda depresyon da nerden çıktı sadece yetişkinler depresyona girer diyorsanız yanılıyorsunuz. İlkokul dönemi çocuklarında depresif duygu durumu çok görülen bir psikolojik olgudur. Çocuklar da yetişkinler gibi depresyon duygu durumunu yaşarlar ancak onlar gibi aynı belirtileri göstermezler. Sözcüklere döküp de iç dünyalarında yaşadıklarını anlatamazlar. Özellikle hiperaktif çocukların depresyonda olduğu pek düşünülmez çünkü depresyonun durgun doğasına hiperaktivite aykırı görünür.



Çocuklarda depresyon, davranış bozukluğu şeklinde ortaya çıkar. Depresif duygu durumunu yaşayan çocukda aşağıdaki belirtilerden bazıları görülür.
 

  • Saldırgan ve öfkeli davranışları vardır.

  • Hareketleri yavaşlamıştır ya da aşırı hareketlidir. Hiperaktif olarak tanımlanır.

  • Durgunluk ve aşırı içe kapanma gözlenir.

  • Okulla ilgili faaliyetlerde ketlenme görülür.

  • Öğrenmede zorluk yaşar.

  • Ezberlemede sıkıntı yaşar.

  • Düşünme zorlaşır. Uzun süre ders çalışmasına rağmen anlamada güçlük çeker.

  • Ödevlerini yapmak istemez. Tembel olarak tanımlanır.

  • Çalışmaya odaklanamaz. Dikkati dağınık olarak değerlendirilir.

  • Sık eşya kaybetme ve sık ufak hırsızlıklar görülür.

  • Çok ya da az yemek yer.

  • Uykuyu reddeder.



Çocuğun iç dünyasında yaşadığı çatışmanın duyulması, görülmesi ve yardım edilmesi gerekir. Depresif duygu durumuna yol açan çatışmanın kaynağı çok travmatik yaşantılar olabileceği gibi ebeveynlere çok basit gelen yaşantılar da olabilir. Çocuklar dertlerini sözcüklerle değil davranışlarıyla anlatırlar. Nasıl olsa büyüyünce geçer, biz de böyleydik  demek yıllar geçtikçe sorunun daha büyümesine ve daha zor aşılmasına neden olabilir.



 Nilgün SARI

Uzman Psikolojik Danışman

04-05-2016

Amman koşma, düşersin!

“Tırmanma düşersin! Zıplama, düşersin! Tutun, bak düşersin!”

Bu böyle devam eder, çeşitlenir. Türkiye’de bir çocuk parkına gittiğinizde en çok duyacağınız kelimelerden biridir:  “Düşersin.”

Bunu söylerken erişkinin ne hissettiğini tahmin edebiliyoruz: endişe, koruma içgüdüsü, sorumluluk ve belki de çokça alışkanlık. Peki çocuk bunları duyduğunda ne hisseder? Kollarını açmış, önünde açılan eğlence dolu dünyaya doğru coşkuyla koşacaktı ki, annesi “ koşma, düşersin!” dedi.  Çok güvendiği, her şeyi bildiğine inandığı annesi söylediyse vardır bir bildiği.

Çocuk söylediğimize inanır, biz inanmadan söylesek bile. O yüzden örneğin çocuğa şaka yaparken ne söylediğimiz, çocuğun ne anladığı ve ne hissettiği önemlidir. Karşımızdaki söyleneni gerçek olarak algılıyorsa, olumsuz duygular (üzüntü, korku, öfke, hiddet gibi) yaşıyorsa, şaka yanı kalmaz. Durum sadistik bir eğlentiye dönüşür. Çocuğun olumsuz duygularla baş etme kapasitesi  çok sınırlıdır ve bu duygularla ne kadar uzun süre baş başa kalırsa o kadar huzursuz, gergin ve hırçın olur.

Çocuğa “düşersin” dediğimizde, çocuk somut düşünür, koşarsa düşecektir. Korkar, endişelenir. Korku, olumlu duyguları silen, girişkenliği azaltan bir duygudur. Yavaşlar ama coşkusu da, özgüveni de azalır. Bazen de bu korkutmalar o kadar çok olur ki, çocuk duyarsız görünmeye başlar. Aile üyeleri bu kez korkutmaların dozunu artırma ihtiyacı hissederler. Halbuki duyarsızlaşması etkilenmediği anlamına gelmez. Tam tersine çok etkilendiği için kendisine bir savunma düzeneği oluşturma ihtiyacını yansıtır.

Bir çocuğun özgüvenine ve girişkenliğine yapılan baltalayıcı müdahalenin cisimleşmiş halidir bu sözcük: Düşersin!

Peki çocuğumuzu tehlikelere karşı nasıl uyaralım? İlk 2 yaşta çocuk zaten tehlikenin sonuçlarını kavrayamaz. Hatta yaptıklarının sonuçlarını tam anlamıyla öngörebilmesi neredeyse erişkinliği bulur.  Bu nedenle özellikle ilk yıllarda yanında durup, gerekli önlemleri alarak onu tehlikelerden korumak ebeveynin görevidir. Bu sırada ne yapmaması gerektiği değil de ne yapması gerektiği vurgulanmalıdır. Bu çocuğa neyi nasıl yapabileceğini, özünde “yapabileceğini, başarabileceğini” söylemektir.

Kullandığımız dil, düşünce biçimimizin hem aynası hem de şekillendiricisidir. Özellikle sözlerimizin çocuğun iç dünyasında ne anlama geleceğini , onda hangi duyguyu uyandırabileceğini düşünmek önemlidir. Bu konu başlı başına bir yazının konusu olmakla birlikte şimdilik şu kadarını söylemekle yetineyim: Özgüvenli, kendine yeten, girişken çocuklar yetiştirmek istiyorsak çocuğumuzla konuşurken onu korkutmayacak, yapamayacaklarını değil, yapabileceklerini vurgulayan bir dil kullanmalıyız. Örneğin bahçe duvarı boyunca yürümek isteyen bir çocuğa “düşersin, in oradan” demek yerine yanına gidip elini tutmak, izin vermiyorsa yanı sıra yürümek en iyisidir. Çocuğun keyfine, coşkusuna, gururuna eşlik etmek, o anın tadını beraberce çıkartmak iki tarafa da iyi gelir. Böyle paylaşılan anlar arttıkça çocuk daha sakin, daha uyumlu olmaya başlar. Sürekli “dur, sus, yapma” denilen ya da çeşitli şekillerde sık sık engellenmelerle karşılaşan çocuk daha hırçın, uyumsuz ve söz dinlemez olabilir.

 Bir diğer konu da düşersin ifadesindeki kesin yargıdır. Çocuğa yapacaklarının sonuçlarıyla ilgili kesin yargılarla yaklaşmaktansa  olasılık belirtmek daha uygun olur. Çocuğumuza “düşersin” demekle “düşebilirsin” demek arasında çok fark vardır. İlkinin daha ikna edici olduğu düşünülse de aslında durum tam tersidir. Çünkü bir kez yapıp düşmediğinde sizin teoriniz çöker ve otoriteniz de sarsılır. Çocuk sizin yanıldığınızı görür ve sonrasındaki uyarılarınızın etki gücü düşer. Olasılık belirtmek hem daha bilimsel hem de çocuğa bir alan tanıyan bir yaklaşımdır. Düşersin kesin yargısında çocuğa bir yer yoktur. Yani nasıl düşmeyebilir, ne yaparsa düşmeyebilir, bunu öğrenmesine olanak sağlamamış oluruz. Koşma, düşersin! Gerçekçi değil. Çocuğun kendi becerisini, etkisini yok saymış oluruz. “Dikkatli ol, burası biraz tehlikeli olabilir” ya da “Bu yol engebeli, yavaş ol” denebilir.  Hatta daha iyisi kendi duygumuzu da belirterek “Yavaş koş lütfen, düşeceğinden endişe ediyorum” denebilir. Bu yaklaşımda hem kendi duygumuzun sorumluluğunu alabilmeyi, hem de duygusunu dile getirebilmeyi göstermiş oluruz. Çocukluğumuzda bize söylenenler önce kulağımızda sonra içimizde yer eder. Çocuk bir yetişkin olduğunda, artık anne babasının sesi onun içinde bir üst ben olarak tekrar eder. Bu da nasıl bir yetişkin olduğumuzu, çevremizle ve otoriteyle nasıl ilişki kurduğumuzu belirler. Korkutularak büyütülen çocuklardan yaratıcı, girişken, özgüvenli olmalarını beklemek mümkün değildir.

Bireysel ve aileye bedelleri olan bu yaklaşımların sonuçları acaba bununla sınırlı mıdır? Nesiller boyudur “düşersin, kırarsın, dur, bırak, yapma” diyerek büyütülen bir toplum olmanın toplumsal bedelleri  yok mudur? Bugünün yetişkinlerinin bu denli temkinli, pasif, statükocu, boyun eğen ve yaratıcılıktan uzak olmasında bu yetiştirme tarzının nesillerdir sürmesinin payı olmalı. Zaman değişiyor, ilişki biçimleri ve anne babalık tarzları değişiyor. Geçmişten bize miras kalan düşünce ve iletişim biçimlerini sorgulamak ruhsal olarak sağlıklı, özgüvenli, yaratıcı, girişken bireyler yetiştirerek, değiştirmek istediğimiz toplumu inşa etmenin araçlarından biri de olabilir. 

Psikiyatrist Deniz Arık Binbay’ın internetteki bir yazısından alınmıştır.

04-05-2016



<< 1 >> 



To Top ↑